7 Ağustos 2015 Cuma

40 Yaş farkındalığı

Benim için 40 yaşın farkındalığını nasıl güzel anlatmış İclal Aydın, yüreğine sağlık. Pınar'ı buldum her satırında...
"Kendinden özür dileyip huyundan kurtulabildin mi ?! Ben bunu sık sık yapıyorum. Ama aynı çocuğu yine ağlatırken buluyorum kendimi. Galiba hayatımı karantinaya alıp ciddi bir temizlik yapamıyorum. Olsun vicdanım rahat diyerek avunuyorum da, içimdeki kırgınlıkların yarattığı acıtıcı boşluk duygusunu onaramıyorum. Acıtanları yok saymaya çalışırken çekilen yaşam enerjim ve sevincimi neşemi öyle derinlere gömmüşüm ki, oradan çıkarmak için bile enerji kullanmam gerekir oldu. Değer verdiklerimi hep almaya alıştırmışım, hiç kırılmadığıma inandırmışım. Oysa içimden avazım çıktığı kadar bağırıp ağlamak geliyorken...
KENDİMDEN ÖZÜR DİLİYORUM
Yaşadığım süre boyunca hep merhametimin arkasından yürüdüm, beklentilerimi arkada bıraktım. Kimseden bir şey beklemedim, doğrusu bu sanıyordum çünkü. Yaşadıklarımı yaşayamadıklarımı içimde sakladım, sustum bastırdım olsun dedim insanlık bende kalsın.
Kendimden özür diliyorum.
Kendimden özür diliyorum.
BEN EN İYİSİNİ YAŞATAYIM Kİ
İstemeye yüzüm olsun dedim. Verdim, hep verdim karşılığını alıp alamadığıma bakmadan, aslında güçlü olmak değildi istediğim, ama olmak zorundaydım ve bırakıldım. Kendimi hep erteledim. Kimsenin beni anlamadığını bildiğim halde hayatıma girenleri bana verilmiş bir görev olarak gördüm. Herkesi mutlu etmek zorundayım sandım. Benimde mutlu olmam gerektiğini unutmuşum meğer... Görevim neyse en iyisini yapmalıydım ki vicdanım rahat etmeliydi.
Birilerinin de bana karşı görevleri olduğunu hiçe saymışım oysa… Ne yazık ki; Bana verilen rolleri en iyi şekilde oynarken onların rollerini iyi oynayıp oynamadığına hiç bakmadım. Karşımdakilerin eksiklerini tamamlamaya çalışırken, onların hatalarını görmeye vaktim kalmamış sanki. Beni üzmelerine bakmadan, karşılığında ne aldığıma ne hissettiğime aldırış etmeden hep verdim. Kendimi nasılda unutmuşum.. unutturmuşlar aslında. Paramparça olmuş kalbime, cayır cayır yanan içime doğruları söylemeye çalışan beynime, mutsuz yüzüme hep sus dedim. Sen sus… Kendime haksızlık ettim, kimseye etmediğim kadar. Herkesi dinledim kendimi dinlemediğim kadar. Kimse benim yüzümden mutsuz olmasın diye, hiç bir şeyin sebebi ben olmayayım diye mutluluk oyunlarımı oynadım. Yetmedi yeni oyunlar buldum. Ama bir gün bir bakmışım ki paramparça olmuşum.
Tutunacak tek duygu bırakmamışım kendime. kendimi teselli edecek tek şey yokmuş hayatımda. Allak bullak olmuşum.. Kendimi aramaya çıktığımda yorgun, yılgın, bitkin bir köşede saklanıp ağlayan bir kız çocuğu olarak buldum. Ve ona elimi uzattım diyebildiğim tek şey GEÇTİ, bir daha seni kimse üzemeyecek. Şimdi senden özür diliyorum. Seni bu kadar hiçe saydığım için, insanların seni bu kadar üzmelerine müsade ettiğim için, seni hiç bir zaman dinlemediğim için, üzerine bu kadar sorumluluk yüklediğim için, hakkın olan bütün duyguları sana yaşatmadığım için… Şimdi tekrar söylüyorum. İnsanlığından, kalbinden, duygularından, çocukluğundan, hislerinden çok özür diliyorum. Galiba ben almadan vermenin Allah’a mahsus olduğunu unutmuşum…
İclal Aydın"

2 Ağustos 2015 Pazar

TOPRAKLANMA...

Bu bölümü okuyunca aslında ne kadar doğru olduğunu kendimce bir kere daha teyit ettim. Eskiden insanların yaşadıkları sıkıntılar, kadınlarımızın çektiği acılar hakikaten şu dönemin insanları tarafından kaldırılabilecek nitelikte değildi. Ama bir çoğumuz hep toprakla temas halindeydik. Kendi adıma çocukluğum bahçeli bir evde geçmişti ve sürekli toprakla haşır neşirdik, yaz aylarında köyümüzde toprakla oynardık. Belki tüm yaşadığım olumsuzluklara rağmen üzerimdeki negatifleri bu sayede atıyordum ve yine de mutluydum. Şu an özellikle büyük şehirlerde bunları yaşayamayan milyonlarca insanın, özellikle çocukların neden bu kadar negatif, agresif, sinirli, sabırsız, tahammülsüz olduğunu daha iyi anlıyor insan... Fakir ama mutlu Anadolu halkının sırrı da bu sanırım...
"Toprakla olan ilişkisini çok zaman önce yitiren modern çağ insanının, bugün topraklanmaya her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı var..." Metin Hara - Yol


8 Mart 2015 Pazar

DÜNYADA HER ŞEY KADININ ESERİDİR...

8 Mart 1921 yılından beri ülkemizde kutlanmaya devam eden ‘Dünya Kadınlar Günü’ kutlu olsun…

Maalesef yıllarca erkek egemen toplumlarda; yaşam, varoluş, hak mücadelesi veren kadınların seslerini duyurmak amacıyla bir araya gelmeleriyle kutlanan bir gün. Evet maalesef, çünkü bir birey ve insan olmaktan öte cinsiyet ayırımı ile insanlığın bu noktaya gelmesi bana göre çok acı. Aklın, zekanın, duygunun kadını ve erkeği olmayan sadece üzerimizdeki elbiselerimizle farklılık yarattığımız bu dünyada ne olursa olsun birbirinden ayrılamayan bir bütün kadınlık ve erkeklik. Birbirimizi anlamaya çalışmanın ötesinde hep karşı tarafı suçladığımız yaşamlar ve döngüler…

Sadece fiziksel güçte erkeğe göre zayıflığı olan kadının, aklıyla, sezgisiyle, duygusallığıyla birçok noktada öne çıktığını tarih boyunca görmekteyiz. Kadınların her zaman tek önemli beklentisi var, saygı ve sevgi duyulmak. Beklediklerimiz çok basit aslında, işine saygı, emeğine saygı, anneliğine saygı, düşüncelerine saygı, özgürlüğüne saygı, hakkına saygı. Kadınlığına ise sadece içten ve candan bir sevgi.

Toplumları yetiştirenler anne ve baba olarak ebeveynlerdir ancak bir insanın çocukluğunda o ilk tohumları atan en çok birlikte vakit geçirdiği annesidir. Bir anne, bir kadın ne kadar yetişmiş, ne kadar eğitimli, ne kadar sağlıklı ise toplumu oluşturan bireylerde o derece düzgün yetişmektedir. Burada Yüce Atatürk’ün şu sözlerini hatırlatmadan geçemeyeceğim. “Zaman ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev adımlarıyla yürüdükçe; hayatın, asrın bugünkü gereklerine göre evlat yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye, eski devirlerdeki gibi basit değildir. Gerekli özellikleri taşıyan evlat yetiştirmek, pek çok özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgin olmaya mecburdurlar!”

Mutlaka iki cins olarak fiziksel ve duygusal açıdan birbirimizden farklarımız var ve bu farklılıklar bizleri bir araya getiren artı ve eksi kutuplar. Birbirimizi eksiklerimizle fazlamızla tamamlayacağız. Birbirimizi değiştirmeye değil, anlamaya çalışacağız.

Cumhuriyet Türkiye’sinde doğmuş ve yetişmiş bir kadın olarak öncelikle bizlere insanca yaşama hakkımızı veren Yüce Atatürk’e minnettarlığımı tekrar belirtmek istiyorum. Aldığımız bu hakların karşılığını vermek ve gereğini yapmakta biz kadınlarımıza düşüyor. Eğitimimizle, kültürümüzle, insanlığımızla, kendimizi her zaman yenilemeli ve geliştirmeliyiz. Sahip olduğumuz haklarımızı siyasette, sanatta, eğitimde hayatın her alanda kullanmalıyız.

Son yıllarda sadece ülkemizde değil, dünyanın birçok yerinde eziyet çeken, zulüm gören, meta olarak kullanılan, tecavüz edilen, öldürülen tüm kadınların acılarını gönülden paylaşıyorum. İnsanlığın bir gün bu kadın istismarına, dayaklarına, ölümlerine son diyeceğine olan umudumu korumak istiyorum.

Sevgili erkekler… Son sözüm sizlere. Başta annelerinize olmak üzere, hayatınızda olan tüm kadınlara bunlar sevgilileriniz, karılarınız, kardeşleriniz, arkadaşlarınız, kız çocuklarınız olabilir önce lütfen saygı duyun. Bir insan olarak saygı duyun ve sevin. Bu sevginin boyutlarını sizler ayarlayabilecek, dengeleyebilecek yeteneğe, akıla ve bilgiye sahipsiniz. 

25 Eylül 2014 Perşembe

Empati, Önyargı, Sevgi

Şöyle bir geçmişe dönüp baktığınızda ilişkilerinizdeki hatalarınızı sonrasında daha tarafsız olarak görebiliyor musunuz? Aslında şöyle davranmasaydım, böyle olurdu gibi pişmanlıklar yaşıyor musunuz? Evet zaman makinası henüz keşfedilmediği için geçmişe dönüp bunları değiştirme imkanımız maalesef yok ama gelecekteki yeni ilişkilerimizde artık ne yapıp ne yapmayacağımızı biliyoruz.
Peki ilişkilerimizde neleri eksik yapıyoruz?  Öncelikle empati kuramıyoruz. Hayata kendi cinsiyetimizden, kendi çerçevemizden baktığımız için geniş düşünemiyoruz. Tabi ki kendi cinsiyetimizden bakacağız nasıl bir şey bu diyebilirsiniz ama söylemek istediğim aslında bir kadın ve bir erkeğin anatomik açıdan bakıldığında farklı şekilde düşünme sistemleri vardır. Hatta bilimsel araştırmalar kadınların daha çok sağ beynini, erkeklerin sol beynini kullandıklarını kanıtlamışlardır. Durum böyle olunca kadınların duygusal değerleri, mantıksal bakışları erkeklerden farklı olabilir. Burada ben bir kadın olsaydım ya da ben bir erkek olsaydım nasıl bakardım olaya diyebilmeyi başarmak lazım. Bu tabi ki kolay değil ama ilişkilerde başarı için bu konuda kendimizi biraz geliştirmemiz gerektiği kanaatindeyim. Eğer hayata karşı cinsin penceresinden bakabiliyorsak o zaman iletişimimizde yaşanacak sorunlarımız çok aza iner.
İkinci önemli konu, ön yargılı düşünmek ya da egomuzun sesiyle içsel çatışmamızla senaryolar yazmak. Değer verdiğimiz kişiden gelen bir mesajı, bir sözü, bir davranışı bu egosal bakış veya ön yargı ile değerlendirdiğimizde çok farklı anlamlar katabiliyoruz. Bu durumda da karşımızdakinin aslında ne demek istediğini anlamak yerine kendi senaryomuzu yazıp oynuyoruz. Ön yargı ve senaryo yazmayı bırakarak işi karmaşık hale getirmesek daha basit olarak algılasak ve anlasak daha kolay olmaz mı?
Tabiki ilişkilerdeki sorunlara eklenecek bir çok şey var, bu konu üzerinde kitaplar bile yazılıyor ama burada kısaca bana göre en önemli gördüğüm etkenlerden bahsetmek istedim. Çünkü maddesel konuların dışında ortaya çıkacak ilişki sorunlarının temeli aslında empati yaparak düşünememe ve önyargılı davranma.  Kendimizi ne kadar iyi anlattığımız kadar, karşımızdakini ne kadar iyi anladığımızda önemli.
Bir önemli konuda sevgimizi esirgemek. Her insan sevgiyle doğmuştur hayata ve sevgiyle beslenir büyür. Nasıl ki çocukken annemizin babamızın büyükanne büyükbabalarımızın sevgisi bizler için çok şey ifade ediyorsa ve o sevgileri aldıkça mutlu oluyorsak, sevildiğimizi bilmek bizi huzurlu yapıyorsa, ikili ilişkilerimizde de sevgiyi esirgememek çok önemli. Sevginizi her şekilde karşı tarafa gösterin ama bir karşılık beklemeden. Sevgi paylaştıkça büyür ve anlam kazanır.
Şimdi elinize bir kağıt kalem alın ve yaşadığınız biten ilişkilerinizi yazın, ne kadar sürdüğünü, neden bittiğini, yaptığınız önyargıları, sevginizi ne kadar gösterdiğinizi, herşeyi yazın ve lütfen dışardan bir gözle yaptığınız hatalar varsa bunları yazın, bunların nasıl sonuçlar doğurduğunu düşünün ve yüzleşin. Kendinize bir daha bunları yapmayacağınıza dair bir söz verin.
İlişkilerimizi irdeleyeceğimiz başka makalelerde görüşmek üzere, sevginizi paylaşın, yaşayın, empati yapın ve önyargıyı bırakın…
Pınar DERYA
Profesyonel Yaşam Koçu

24 Eylül 2014 Çarşamba

Yaşam Amacı

Herkesin bir öyküsü vardır. Bu öyküler kimi zaman neşe, kimi zaman hüzün, kimi zaman coşku, kimi zaman da keder doludur. Ne yaşarsak yaşayalım bu öykülerimizin hep bir başrol kahramanı vardır o da bizleriz. Başrolümüzü oynarken aslında başka bir öykünün figüranlığını oynadığımızı da unutmamamız gerekir. O sebeple nasıl ki kendi hayatımızda hep iyi oyuncular isteriz, başkalarının hayatında da iyi oyuncu olmaya özen göstermeliyiz.
Bu öyküleri oynarken, yaşarken aslında en çok üzerinde durmamız gereken şey bana göre “Yaşam Amacı”mızdır. Nedir yaşam amacı? Kimimiz için evlattır, kimimiz için kariyerdir, kimimiz için paradır… Bir çok şey sayabiliriz aslında ama en önemlisi öncelikle milyonda bir şansla dünyaya gelebilmenin o inanılmaz mucizesini yaşamaktır. Bir birey olarak, bu hayatın sadece kendi hayatımız olduğunu kabullenerek yaşamanın önemli olduğunun, hayal ve hedeflerimize aslında ne kadar yakın olduğumuzun bir göstergesidir belki de…
Evet çoğu zaman seçimlerimizi kendimiz yapamıyoruz, bu eğitimde, işte, kariyerde, evlilikte herşeyde geçerli. Ama şöyle bir durup kendimize bazen sormamız gerekmez mi? Benim amacım sadece bu mu? Ya da ben gerçekten bu sahip olduklarımla ne kadar mutluyum ve başka nelere sahip olsam veya gerçekleştirsem daha mutlu olacağım? Bu aşamaya gelen bazı dostlarıma bakıyorum, büyük bir cesaretle o amaçlarını gerçekleştirmek için gerekli adımları atıyorlar ve çok mutlu oluyorlar. Ama o adımı atamayan kişiler ise bir çemberin içinde yine bir köşeden başka bir köşeye dönüp duruyorlar.
Peki nasıl bulacağız yaşam amacımızı?
Aslına bize sunulan bir hayat vardır ve her istediğimiz anda üzerinde bu değişiklikleri yapma şansımızda mevcuttur. Öncelikle kendimizi gelişime adamak, farkındalıklarımızı ortaya çıkarmak, hayallerimizi, yapmak istediklerimizi hedeflemek çok önemli. Hayat ona vereceğimiz anlamlarla zenginleşecek. Yaşam zaten farkındalığın ölçüsüyle gerçekleşen bir olgudur. Fark edip yolumuza devam ettiğimiz sürece yol alabiliriz ancak.
Yaşam amacı derken işin içinde sadece META yoktur ve yaşamak sadece nefes almak ve yemekten ibaret değildir. Kaliteli bir yaşam, insanca yaşama ve düşünce, olgun ve erdemli bir insan olabilme de bir yaşam amacıdır çoğu zaman. Hayatımızın refah ve konforunu inşa ederken yaşam görüşlerimizi de bu paralelde yükseltirsek amacımızı bulmamız ve yakalamamız daha kolay olur.  Mış gibi yaşamamak için kendi yaşamımızı istediğimiz gibi yaşama hakkımız olduğunu bilmeliyiz. Bu demek değildir ki, bencillik yapalım etrafımızı unutalım, kafamıza göre yaşayalım. Aksine bizim mutluluğumuz etrafımızın mutluluğu ve dolayısıyla toplumun mutluluğundur.
Bu amacımızı bulmak için hayatı ertelemeyelim. Hayatımızdaki her şeyi ertelediğimiz gibi yaşamayı da öylesine ileri bir tarihe erteliyoruz ki, sonra vakit dolduğunda keşkelerle başbaşa kalıyoruz. Hep emekli olursak daha iyi bir yaşam kurabileceğimize inanarak tüketiyoruz yaşadığımız günlerimizi ya da hep geçmişe vahlanarak zamanımızı geçiriyoruz. O yüzden de yaşlanmaktan bu kadar korkmuyor muyuz?
Hayatı ertelemeyin ve mutlu olma fırsatlarını kaçırmayın, Yaşam Amacı’nızı bulma konusunda iç sesinizi dinleyin, destek alın, hayal kurun, hedefler koyun. Bu sizi gerçekten çok mutlu edecektir.
Ben 38’imde bulduğum “Yaşam Amacı”mla çok mutluyum, darısı başınıza diyorum… 
Pınar DERYA 
Profesyonel Yaşam Koçu

23 Eylül 2014 Salı

Huzur

Garip bir haldeyim son günlerde... Böyle sanki bir boşlukta, herşey nötr, duygularda yok sanki. Aslında var da yok gibi, uyuyor herşey zihnimde. Huzur var sadece ve huzur istiyor bu gönül sanırım. Bir farkındalık var, hayatın anlamıyla uğraşmaca, bir açılım kendi içimde. Yakında çıkar kokusu, yazmak isteği var yine. Duyguları anlamlandırmak, kelimelerle tarif etmek. Geceleri şiir yazasım geliyor bazen, küçük dörtlükler dökülüyor gönülden... İşte onlardan biri; 


Bazen geceler tuzak, uykular firar olur ya,
İşte böyle anlarda ben bana dost, sen bana yar olursun,
Zamanla geçer dedikleri ne varsa yaşanan,
Irmak olur, göl olur, deniz olur, 
Akar gider, taşar gider, gönüle dert olur...

Hüzün, isyan, endişe...

Son günlerde yeğenimin ameliyatı dolayısıyla çok koşturmacalı günler geçirdik. Bu günlerin büyük çoğunluğu Koşuyolu Kalp Hastahanesi’nde geçti ve bir kere daha “Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi” sözüyle hayatta en önemli şeyin öncelikle sağlık olduğunu bir kere daha hatırladık.
Hastahane’de ister istemez aynı odada bulunan farklı hayat hikayelerini dinledikçe de, bir kere daha çok şükür demek zorunda kaldık. Herkesin kendine göre farklı hikayesi var, bende çok kolay geçitlerden geçmedim bu yaşıma kadar ancak kendimle bir kere daha yüzleşip herşeye rağmen şükretmenin tekrar önemini yaşadım. İnsan her yaşta ayrı birşeyler öğreniyor ve kendinde farklı açılımlar ve farkındalıklar yaşıyor.
Hastahane’de tanıştığımız Bursa’dan gelen 8 aylık küçük bebeğin geçirdiği ameliyat sonrasında tekrar ilerleyen yaşlarda ameliyat geçirecek olması ama buna rağmen mücadeleye devam eden annesini tanıdık, Ankara’da bir çok kereler ameliyat olmuş doktorların artık ameliyat olamaz dedikleri 17 yaşındaki Afyon’lu genç kızımızın hayata yeniden dönüşünü gördük, Siverek’ten gelen 8 yaşındaki dudakları mosmor şekilde ameliyata giren kızımızın ve ailesinin dramını, 35 yaşında olan ancak dinlediğimiz hikayesinde yaşadıklarından 50 yaşında gösteren annesinin gözlerindeki umutları gördük. Bunların dışında beni en çok etkileyen ise Trabzon’lu 12 yaşındaki Mesutcan’ın kalp ameliyatı sonrası enfeksiyon nedeniyle su toplayan kalbinin tekrar operasyona gerek duyması, kan ihtiyacı için gözyaşı döken ocakta çalışan işçi babasının (5 gün boyunca kolu delik gömlekle çocuğunun başında bekleyen) yaşadıklarıydı. Çocuğun ameliyat sonrası öksürmesi ve göğsüne bir yastık ile destek yapması gerektiği halde çocuğuna o yastığı alamayan babanın üzüntüsü gördük.
Ve tüm bunları yaşayınca bir kere daha isyan ettim düzene, hayata, insanların yaşadıklarına… Belki yine konuyu siyasi bir duruma getireceğim ama o insanların çoğu garibandı ve ne zorluklarla çocuklarının hayatı için oralarda uğraş veriyorlardı. Bir anne olarak onların yaşadıklarını gönlümde hissettim, tıkandım. O babanın gözyaşlarını, umutsuzluğunu unutamıyorum. Tabi ki kan bulunurdu, bulunacaktı da ama o kadar çaresiz ve yalnızdı ki beni üzen en çok o oldu…
Ne zaman benim ülkemin insanı rahata erecek acaba? Ne zaman bu sömürü zihniyeti bitecek bilmiyorum. Koca Çankaya köşkü dururken kendilerine utanmadan milletin, halkın, garibanın parasıyla saray yaptıranlar acaba bu dramların onda birini yaşasalar kıymet bilirler miydi? Anlayabilirler miydi? Neyi iyi yapmışlar bu ülkede, gariban yine gariban, fakir yine fakir… Yol yapmakla, rezidans dikmekle, yandaş müteahhitleriyle paraları kırışmanın dışında neyi iyi etmişler? Paranın yine değeri yok, fakir gene fakir. Acaba Avrupa’da işçiye verilen değerin onda biri benim ülkemde verilseydi herşey nasıl olurdu? Yüzü gülen mutlu insanlar yaşasın bu güzel ülkede, her geçen günü daha agresif, daha mutsuz, daha umutsuz insanlar olmasın…
Yanlış anlamayın amacım sizleri de üzmek değil, siyasette yapmak değil ama bu gönlümden geçenleri paylaşmak istedim. Bu manzaraları görmek zorunda kalmadan belki bizlerde birşeyler yapabiliriz. Herkese tabi ki yetemeyiz ama gönüllü olarak birşeyler yapmak lazım. Şimdiye kadar parayı bir evim olsun diye istedim hep, kiralardan kurtulayım diye… Ama ilk kez o gece o gözyaşlarını görüp kan ararken dedim ki, lütfen para kazanmayı düşünmeden geçireceğim bir hayatım olsun ve ben gönüllü olarak insanlara yardım edeyim. İnsanların hayatına dokunmak ve küçükte olsa bir tebessüm bırakabilmek kadar güzel birşey yok hayatta.
Kişilik olarak yakınlarım bilirler, hayatta önceliğim hep İNSAN oldu, hangi ırktan, hangi dinden, hangi milletten olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun önemi yoktur benim için ve ortak tek bağın herkeste varolan SEVGİ olduğuna inanırım. Sevginin açamayacağı hiçbir kapı yoktur bana göre… Ama bu sevgi koşulsuz, karşılık beklemeden, beklenti olmadan olmalı… Umuyorum ki dünyamız, insanlık daha iyi noktalara gelir. Gözümüzle göremediğimiz ne acılar yaşanıyor ve bunlara duyarsız kalmamalıyız. Birey olarak her birimiz ki buna bende dahil başımızı gömdüğümüz kumdan şöyle bir etrafımıza bakabilsek neler yapacağız kimbilir?
Hepiniz sevgiyle kalın…

17 Nisan 2014 Perşembe

KUYUYA DÜŞEN EŞŞEK


Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer.
Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır.
En sonunda çiftçi, hayvanın ya
şlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine karar verir.

Bütün kom
şularını yardıma çağırır. Her biri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek ne olduğunu fark edince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser. Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra, çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır.

Bir süre sonra, kom
şular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır!
Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile. Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisli
ği silkeleyip bir adım yükselmektir.

Sıkıntılarımızın her biri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz. Silkelenin ve biraz daha yukarı çıkın.
Mutlulu
ğun 5 basit kuralını unutmayınız:

1. Kalbinizi nefretten arındırın - Affedin.
2. Dü
şüncelerinizi endişelerinizden arındırın - Çoğu zaten hiç gerçekleşmez.
3. Basit ya
ş
ayın ve elinizdekilerin kıymetini bilin.
4. Daha çok verin.
5. Daha az bekleyin..

4 Nisan 2014 Cuma

Yaşam amacının üzerinde çalışmak...

Merhaba sevgili dostlar... Bugün bu satırları çok keyifle yazıyorum. Bu sabah uyandığımda oldukça pozitif ve neşe dolu bir güne kalktım. Bu güzel bahar sabahında yeni bir şeyler olacağını hissettim. Uzun zamandır hep insanın kişisel gelişimi, Reiki, melekler, hayatın gerçeği gibi konularla çok ilgilendim. Özellikle Amway iş projesinde aldığım Network 21 eğitimleri de bu konuda gerçekten bana çok şey kattı.
 
Kişisel gelişim konusunda uzun süredir çalışan çok yakın bir dostumla bugün görüşmeye gittiğimde artık bu konuyla ilgili benimde bir şeyler yapma zamanımın geldiğini hissettim. Uzun zamandır gönlümden geçen "Yaşam Amacının Üzerinde Çalış" mesajı da bunu doğruluyordu.
 
Bu konuyla ilgili olarak hem kendime yeni bilgiler katmak hem de bu bilgileri insanlığa ışık tutacak bir şekilde paylaşmak beni inanılmaz mutlu edecek bunu biliyorum. Gerçekten artık iş hayatının stresinden, ev hayatının monotonluğundan çıkmazda olan o kadar çok insan var ki. Bazen bazı şeylerin farkında oluyoruz belki çözümleri de biliyoruz ama kelin merhemi misali kendimize bir hayrımız dokunamıyor. Bunun için bu konularda uzman olmuş kişilerden bu desteği almak belki de kendimize yapacağımız en güzel yatırım...
 
Bir başlayalım bakalım. Detayları zamanla paylaşacağım. Yaşam amacınızı bulmanız dileğiyle...
 
Sevgiler...

2 Nisan 2014 Çarşamba

Küllerinden yeniden doğmak...

Bilirsiniz ki; Anka Kuşu hakkında sayısız efsaneler üretilmiştir. Geçen gün siteleri dolaşırken Anka Kuşu ile ilgili yazılmış bir efsane okudum ve çok hoşuma gitti. Daha doğrusu kendimce bu hikayeden dersler çıkarttım. Sizin de beğeneceğinizi düşündüğüm için buraya yazdım.

Anka kuşu, görkemli, kuğu boyunda, kırmızı bir kuştur; uzun, altından bir kuyruğu, gagası ve pençeleri vardır. Dağ doruklarına yuva kurar ve Mısır, Hindistan, Çin'de bulunur. Anka kuşu, bedeni işlevini yitirmeye başladığı zaman alev alıp küllerinden yavru olarak yeniden doğmak suretiyle kendini yenileyebildiği için, çok çok uzun zaman yaşar. Anka kuşu, hiç kimseyi öldürdüğü görülmemiş, yalnızca şifalı ot yiyen yumuşak huylu bir yaratıktır. Sırga gibi o da istediği zaman yok olur, yeniden ortaya çıkar. Şarkısı sihirlidir: Temiz kalplilerin cesaretini artırdığı, temiz kalpli olmayanlara da korku verdiği söylenir. Anka gözyaşlarının güçlü şifa verme özellikleri vardır.
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;

papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);

Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

baykuş yıkıntılarını özlemiş,

balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.

Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yok oluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Simurg'un yuvasını bulunca öğrenmişler ki;

"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.

Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş.
Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...

17 Aralık 2013 Salı

Kilo sorunu hakkında...

Uzun yıllardır bitip tükenmek bilmeyen bir diyet problemim var. Zaman zaman tıbbi çözümlerde denedim, kendi kendime de bir takım programlar uyguladım ancak verdiğim kiloların bazen iki katını geri aldım. Bu sorunla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum ama bildiğim tek şey bu kilolarımdan öncelikle sağlık için sonra da kendi mutluluğum için kurtulmam. Bununla ilgili bir araştırma yaparken aşağıdaki linkten bir programa rastladım ve sizlerle de paylaşmak istedim. Kişiye özel diyet listeleri, alternatif yemek seçenekleri, günlük kalori hesaplamaları ve egzersizleri ile güzel bir çözüm sunuyor. Umarım sizlerin de işine yarar, ben uyguladıkça ve sonuç aldıkça paylaşacağım. 

16 Aralık 2013 Pazartesi

Heyyy yoksa gerçek mi?

Son zamanların moda terimi Evren'e yayın yapmak, enerji göndermek. Tabi bazen her yaptığımız yayından hemen geri dönüş alamıyoruz ama bazen de gerçekten birebir aynısını yaşayabiliyoruz. Bundan yaklaşık 2-3 ay öncesinde başladığım bir hayal dönemim var. Bu dönemde hayal ettiğim, arzuladığım, düşlediğim şeyi en küçük detayına kadar yaşıyorum, yaşanmış gibi hissediyorum. Mutlu uyuyorum, mutlu uyanıyorum, bana keyif veriyor. Yaptığım yayında öyle detaylar var ki, sanki bu yayının o ince detaylarının tutacağı bir şeyler kıpırdanıyor şimdi... Etrafta dolaşıyor, enerjisini gönderiyor ama bakalım zamanla göreceğiz o yayın gelip bulacak mı? Yayın gelip bulsa da bulmasa da bana şunu gösterdi, sen yeter ki iste, istemesini bil ve gönülden iste. Biz sana senin için en uygun ve sana en hayırlı zamanda onu göndereceğiz. Sabırla beklemek belki. Güzel günler yakındadır umarım... 

14 Aralık 2013 Cumartesi

KARİYER...

Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler. Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner.

Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.

Herkes bir bardak secince, profesör şöyle söyler :

‘Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı.

Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında.

Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. !

Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
Hayat kahveye benzer, is, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayati tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yasadığımız hayatin kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de.

Bazen sadece bardağa odaklanarak kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz.

Kahvenizin tadına varın!

En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.

11 Aralık 2013 Çarşamba

Çalışkan aptallar...

Alman General Kurt von Hammerstein-Equord'dan bir söz; 



"Subaylarımı 4 sınıfa ayırırım; akıllılar, tembeller, çalışkanlar ve aptallar. Her subay bu özelliklerden ikisine sahiptir. Akıllı ve çalışkan olanlar en yüksek kurmaylık mertebeleri için uygundur. Aptal ve tembellerden iş çıkarılabilir. Akıllı ve tembeller en üst komuta seviyesi için uygundurlar; çünkü her türlü durumla başa çıkabilecek tabiata ve asaba sahiptirler. Fakat aptal ve çalışkan olanlar bir tehlike kaynağıdır ve hemen uzaklaştırılmalıdırlar."


Bu sözü toplumumuza uyarladığımızı düşünürsek gerçekten de en tehlikeli sınıf ve şu anda Türkiye'nin gerçeğini de oluşturan bu aptal ve çalışkan sınıftır. Bu insanlar sorgulamaz yargılamaz düşünmezler, sadece çalışırlar ama ne için çalıştıklarını ve kime hizmet ettiklerini de bilmezler çünkü aptallardır. 

6 Aralık 2013 Cuma

İplik ve iğne...

Bir gün padişahın huzuruna bir adam getirmişler. Adamın bir hüneri varmış. 100 adım öteden fırlattığı ipliği, 100 adım ötedeki iğnenin deliğine geçiriyormuş.

Bunu başarmak tam 40 yılını almış.

Padişah "Göster bakalım hünerini" demiş.

Adam iğneyi bir sehpaya saplamış, sonra 100 adım geri gitmiş ve ipliği fırlatmış. İplik iğnenin deliğinden geçmiş.

Padişah "Tekrarla, tesadüf olmasın yoksa" demiş.

Adam tekrarlamış, gene isabet.

Padişah tam 10 kere tekrarlatmış, 10'unda da iplik hedefi bulmuş.

Padişah veziri çağırmış, "Şu adamı ödüllendirin. 100 altın verin, 100 de sopa vurun"

Adam "Aman padişahım bu nasıl ödül" demiş..

Padişah da " 100 altın hünerin için, 100 sopa da böyle lüzumsuz bir işe yıllarını harcadığın için" demiş.

5 Aralık 2013 Perşembe

Film gibi başarı öyküsü...

Bugün size gerçek bir başarı hikâyesi anlatacağım, hayatta istenirse her şeyin başarılabileceğini anlatan bir hikâye...
2001 yılında İstanbul-Antalya seferini yapan Varan otobüsünde muavinlik yapan genç bir çocuk vardı. Yolculara çay, su servisi yapıyor, işi bittiği anda hemen yerine geçip bir sinema dergisi çıkarıyor ve uzun uzun okuyordu. Hürriyet’in o tarihte verdiği bir sinema dergisiydi bu. Tesadüfe bakın ki, otobüsteki yolcular arasında, o derginin grafiklerini yapan biri de vardı...
“Nasıl dergi, beğendin mi” diye sordu muavine...
Genç çocuk başladı sinemaya, sinema dergilerine olan ilgisini anlatmaya...
“En büyük hayalinin sinema yazıları yazmak olduğunu” söyledi.
Otobüs Antalya’ya varana kadar ağır bir sinema muhabbeti yaşandı yolcuyla muavin arasında.
Yolcu inerken kartını verdi; “ıstanbul’a döndüğünde beni ara” diyerek.
Bu yaşanan olaydan bir hafta sonra telefonum çaldı, arayan grafiker arkadaşımdı.
CINE5’in sinema dergisini hazırlıyorum o sıra, “Sinemayı bilen genç bir çocuğa ihtiyacın var mı” dedi.
- Nerede çalışıyor?
- Antalya-İstanbul otobüsünde...
“Şaka mı yapıyorsun, istemem” dedim. Israrcı olunca “Peki, gelsin görüşelim” demek zorunda kaldım.
Bir gün sonra karşımdaydı genç adam.
Sinema tarihi ve popüler bilgisiyle bir muavinden çok, sinema kurdu gibiydi...
“Deneyelim, yazılar yaz bize” dedim...
Bir hafta sonra otobüsteki görevini bıraktı. İki ay sonra dergideki tüm sinema yazıları onun elinden geçiyordu... Altı ay sonra önce CINE5’in internet sitesine, sonra dergiye ilk sinema yorumlarını yazmaya başladı. Bir yıl sonra Vatan gazetesi kuruldu. Dışarıdan yazılar yazdığım Vatan’ın TV, film ve sinema yorumlarını da ona emanet ettik.
“Benim gibi sinemaya meraklı bir arkadaşım daha var” dedi.
Onu da Vatan’da işe aldık. Bu ikisi sonra hiç ayrılmadı. Şehirler arası otobüste muavinlik yapan çocuğun hayali iki yıl içinde gerçek olmuştu... Sinema yazıları yazıyor, basın gösterimlerinde filmleri ilk o izliyor, deli gibi internette dünya sinemasını takip ediyordu. Bu iki kafadar yıllarca Vatan’da çalıştı, sonra sinema dergilerine yazdılar, SİYAD üyesi oldular yani onaylı sinema eleştirmeni...
Sonra Habertürk’e geçtiler...
Yakın zamanda ayrıldıklarını duymuştum.
Geçen gün geldiler; “Abi ilk filmimizi çektik, sana izletmek istiyoruz” diye...
9 yıl önce muavinlik yapan çocuğun adı Talip Ertürk.
Arkadaşı ise Murat Emir Eren...
Borca harca girip, ellerinde ne varsa harcayıp “Ada: Zombilerin Düğünü” filmini çekmişler. Bu hikâyeyi kendime pay çıkarmak için anlatmadım. Sadece bu hayatta istediğiniz her şeyi yapabilir, istediğiniz her şey olabilirsiniz demek için yazdım. Yeter ki isteyin...
Talip’le Murat başardı...
Şimdi o film önümüzdeki hafta vizyona giriyor.
“Yönetmen Talip Ertürk-Murat Emir Eren” yazacak.
Filmi henüz izlemedim, iyi mi kötü mü bilmem.
Bunun önemi de yok...
Önemli olan bu başarı hikayesi...
Bunu yapmış olmaları.
Var mısınız filmi bu gözle izleyip, bu başarı hikâyesine destek atmaya...
Yazar: Cengiz Semercioğlu

Can dostunuz var mı?

Can" dostunuz var mı? 
Kadın ya da erkek... Hiç farketmez. 
Gerçek dostun cinsiyeti olmaz. 
Paylaştığınız birileri var mi? 
Var ise mesele yok. 
Yok ise, gidin bulun hemen! 
Sırlarınızı paylaştığınız. 
Özlediğinizi çık yüreklilikle söylediğiniz. 
Telefonda bile saatlerce konuştuğunuz, sıcacık biri... 
"O" nu görmediğinizde yüreğinizin "pıt-pıt" attığını hissettiğiniz, bir dostunuz var mı? 
Dert ortağı, sohbetlerinizi paylaştığınız, yalnızlığınızı anlattığınız, sevincinizi hisseden biri... 
Yalnız kaldığınızı düşündüğünüzde, birilerine öfkelendiğinizde, sevdiklerinizi özlediğinizde, hayal 
kurduğunuzda yanınızda o var mı? 
Sizi hiç yalnız bırakmayan biri... 
Arayan, soran,"Seni özlüyorum" diyen biri. 
Böyle bir canlı ile her şeyi konuşabilir, paylaşabilirsiniz. 
Yanıltmaz! 
Anlayışla karsılar her şeyi... 
Hataları, günahları-sevapları, her bir şeyi konuşabilirsiniz onunla... 
Hiç yalnız kalmazsınız... 
Böyle bir dost bulmak için fazla bir arayış içinde olmanıza gerek yoktur. 
O kendiliğinden çıka gelir zaten. 
(Elektrik olayı yani...) 
Bir gün bir bakarsınız karşınızda... 
Önce "Hadi lan! Kim bu" denir. Ardından, ısınmaya başlarsınız. 
Sonrasında bir bakmışsınız sıcacık sohbetler, derin konular, sırlar, paylaşımlar... 
Kimseye söyleyemediğinizi, en yakınınıza anlatamadığınızı, geçmişteki izleri, geleceğe dairlerinizi,sadece 
ona anlatır olursunuz. 
Bir dost bulun! 
Ama gerçek olsun. 
Aradığında işinizi değil, aşınızı soran... 
Kötü gününüzde ev sahibi, iyi gününüzde kiracınız olsun. 
Anlatsın, konuşsun, açık-seçik, korkmadan yaşasın. 
Güvensin! 
Cinsiyeti olmasın! 
Bir kartal kadar haşin, bir maymun kadar şaklaban, bir ceylan kadar narin olsun. 
Doğruları söylesin. 
Gerçekci olsun. 
Yanıltmasın, kandırmasın! 
İçten, sevecen, sempatik, sevdaları, özlemleri anlayabilen biri olsun. 
Anlasın! 
Ağzıyla değil, gözleriyle konuşsun. 
Yaşasın! 
Doya-doya yaşasın doya-doya yaşatsın. 
Beyninden değil, yüreğinden versin. 
"Olsun varsın! Paylaşırım." desin. 
Bir dostunuz olsun. 
Sizi ve benliğinizdekileri paylaşsın... 
Dost olsun! 
AMA... GERÇEK BİR DOST
 Mevlana ile bir öğrencisi , dostluğun ve arkadaşlığın konu edildiği bir sohbetten sonra yola koyulurlar. Yolda iki köpeğin yan yana, koyun koyuna uyumakta olduğunu görürler. Öğrencisi biraz önceki sohbetin de 
etkisiyle hayret ifadesi taşıyan bir çehre ile hocasına " Efendim şu manzaraya bakın, ne hikmetli ve ibret alınacak bir dostluk örneği değil mi ? " der. 
Büyük veli her kelimesi hikmet kokan sohbetin özetini yaparcasına "evlat aralarına bir kemik atıver de gör dostluklarını " diyerek ; kişisel çıkarların nice dostlukları yakıp kül ettiği bir dünyayı ne de güzel ifade edivermiş. Sevgimiz, samimiyetimiz ve arkadaşlığımız hiç bir karşılık veya beklentiye feda edilmeyecek kadar sağlamsa, hem de bir değer ifade ediyorsa işte gerçek dostluk budur.